impossible city

english and music
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 BİR "BİZİM DENGEMİZİ BOZMAYINIZ" OYUNU : MİKADO'NUN ÇÖPLERİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 175
Kayıt tarihi : 05/11/08
Nerden : istanbul

MesajKonu: BİR "BİZİM DENGEMİZİ BOZMAYINIZ" OYUNU : MİKADO'NUN ÇÖPLERİ   Ptsi Kas. 10, 2008 1:14 pm

Modern Türk tiyatrosu ve dramatik yazarlık serüveni denince akla ilk gelen isimlerden biri Melih Cevdet Anday ve herhalde onun meşhur oyunlarından biri olan Mikado'nun Çöpleri'dir. “Mikado'nun Çöpleri” adı üzerinde bir Uzakdoğu oyunu olan mikadoyu işaret etmekle birlikte, ötesinde bir tiyatro oyunu olarak “oyun içinde oyun”ların da biz seyirciyi ya da okuyucuyu beklediğini ima eden bir davetiyedir aynı zamanda… Her an seyri değişebilen bir güç, denge ve zeka oyunu olarak mikado hem oyuna ismini vermekte hem de bu tiyatro eserinin içinde de kendisine önemli sayılabilecek bir yer bulmaktadır. 1967 tarihinde yazılmış olan oyunu ilk kez sahneye taşıyanların, aynı sene içinde bunu gerçekleştiren Kent Oyuncuları olduğunu biliyoruz. Daha ilk gösteriminden itibaren ödüllere layık görülen bir oyun olabilmiş “Mikado'nun Çöpleri”... Öyle ki, yine aynı sene içinde İlhan İskender Ödülü'ne layık bulunduğu gibi, 1971-1972 yıllarında da Devlet Tiyatrolarınca sahnelere taşınmış. Bu yazının konusu olan performans ise Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu tarafından Zeliha Berksoy rejisi ile yorumlanarak seyircisi ile buluşmakta olan yapım olacak. Oyunun baş rollerinde sinema ve televizyon dünyasında da kendilerine haklı birer yer edinmiş olan Timuçin Esen ve Devin Özgür Çınar var. Doğrusu oyunun baş kahramanlarının (ya da daha doğru bir söyleyiş ile aslında birer antikahraman ve/ya tutunamayan olan bu iki rol kişisinin) “Erkek” ve “Kadın” isimleri ile seçilerek kurgulanmış olduğu bir oyunda, bu denli “star” iki kişinin seçilmesi, izleme sırasında zaman zaman bir dezavantaj hem de avantaj olarak karşımıza çıkıyor. Her iki oyuncunun geneldeki başarılı performanslarına rağmen, kendilerinin oyunculuk serüvenlerini takip eden biri için arada sırada da olsa televizyondaki “Cennet Öğretmen” ya da “Çınar Komiser” rollerine kayıverdiklerine şahit olunabiliyor. Ancak, bunu oyunun geneline yaygınlaştırılabilecek bir eleştiri olarak düşünmemeli, çünkü her iki oyuncu da “Mikado'nun Çöpleri'ndeki rollerini benimsemişler ve sahnede ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlar. Öyle ki, izleyicilerinin büyük çoğunluğu ile daha önce cam ekran ya da beyaz perde vasıtası ile kurulan “tanışık olma” handikapını, işleri konusundaki samimiyetlerini yetenekleri ile birleştirerek ve sahnede iki iyi tiyatro oyuncusu ile karşı karşıya olduklarını hissettirerek/ispatlayarak aşıyorlar. Türk tiyatrosunun medyatik diyebileceğimiz bu iki oyuncusu sayesinde, ilk kez tiyatro ile çok yakın ilgisi olmayan, diğer bir deyişle “sırf oyun izlemek” için gelmedikleri belli olan bir izleyici topluluğu ile birlikte bir seyir sürecine dahil olmanın hazzını yaşadığımı ifade edebilirim. “Televizyondaki dizilerin ya da sinema filmlerinin etkisi ile tiyatroya doğru ciddi bir seyirci akını olabiliyormuş” diyerek ve potansiyel tiyatro izleyicilerini düşünerek sevindiğimi söylemeliyim.

Özellikle kurgusu ve yazım taktikleri açısından zenginliği itibariyle tiyatro tarihçilerini ve teorisyenlerini hayli üzerinde düşündüren ve değişik spekülasyonlarda bulunmalarına izin verecek kadar çokanlamlılığa ve katmanlara sahip olması nedeniyle, oyun metnine ilişkin söylenecek çok şey var. Prof. Dr. Ayşegül Yüksel, “Yapısalcılık ve Bir Uygulama: Melih Cevdet Anday Tiyatrosu” kitabında Anday tiyatrosunun belli başlı oyunlarına ilişkin yaptığı değerlendirmeler ile belki de yazarın kendisinin bile fark etmediği birtakım inceliklere değinerek, metnin derin çözümlemelerini gerçekleştirmiştir. Yüksel'in Anday'ın en ünlü oyunlarından biri olarak tiyatro tarihimizde kendisine yer bulan “Mikado'nun Çöpleri”ne ilişkin yüzeyde görünen ile derinlerde seyreden anlam ve yapı ilişkilerini deşifre ettiği bu çözümlemeler sayesinde, iki kişilik hırgürlerin sadece sahne üzerindeki “çift/ler” arasında geçirilen krizler olmanın ötesinde, içinde yaşadıkları toplumun geçmişi ile geleceğine ilişkin çözümsüzlüklerinin imlendiği ve giderek evrensel bir insanlık meselesine dönüştüğü durumların varlığını kavrayabiliyoruz.

Oyunda birbirini tanımayan iki insanın karlı bir kış gecesi tesadüf üzeri karşılaşması ve bu karşılaşmanın ertesinde de, kalacak yeri olmadığı anlaşılan Kadın'a, Erkek'in geceyi geçirmesi için evine davet etmesi ile başlayan bir sürece tanıklık ediliyor. Kucağında bir bebek olduğu halde bu daveti kabul eden Kadın'ın sığındığı Erkek'in bekar evindeki salon ya da oturma odası aynı zamanda bütün oyunun geçtiği yer. Ancak, sahneye konulma aşamasında bu alanın esnetildiğini ve kimi zaman seyirciyi de birebir muhatap kabul eden, seyir yerini de oyuna dahil etmeye çalışan bir reji çalışması görüyoruz. Ankara Akün Sahnesi'ndeki gösterimde, sahne üzerine bir sahne daha kurulduğu izlenimi veren “oda” dekoru ve bu dekorun beyaz bir hatla belirlenmiş olan sınırları kimi anlarda aşılarak, mekan kullanımında çeşitlilik yaratılmaya çalışılmış. Aslında oyun, toplumsal nedenlerle kendilerinde derin yaralar açılmış olan iki kişi arasında geçtiğinden, seyircinin dış dünyayı ve bir adım ötesinde içindeki yaşadıkları toplumu imlemesi nedeniyle yerini bulan bir seçim olmuş bu. Dekor olabildiğince yadırgatıcı, inandırıcılığı az ve dekorun dekor olduğuna dair belirgin bir vurgu var. Öyle ki oyun zamanının geçirileceği bu yer, aslında oyun kişisi olan Erkek'in orada yaşamaktan çok, zaman öldürmek işini gerçekleştirdiğini düşünebileceğiniz bir depo ya da yığınak olarak dizayn edilmiş. Sahnede kitaplarından, çalışma masasına, daktilodan, gazeteye, plaklardan, radyoya, pikaptan, yatak, battaniye, soba, çaydanlık, içki şişelerine ve hatta kadehlere kadar ayrıntılı bir mekan tasarımı yapılmışsa da, yaşanmışlıktan öte bir tükenmişlik duygusu çarpıyor bakan göze.. Ancak, sahnedeki hemen her nesnenin bir şekilde kullanılarak işlevsel kılınmaya çalışıldığını da söylemek mümkün.. Bu noktada, bir aksesuar olduğu halde ana metnin tam kalbinde bulunan ve yazar tarafından oyunun henüz başındaki mekan tarifinde iki'yi gösterdiği belirtilen, fakat oyunun sonuna doğru kendiliğinden işlemeye başlayan “durmuş saat “ imgesi; çiftin arasında zaman ilerledikçe kurulacak olan yakınlığa bir aracı işlevi gördüğünden ötürü olacak, izleyiciye mikado oyunu esnasında her bir çöpün hareketini göstermek üzere kamera yardımı da alınan büyük ibresiz bir saat/ayna/ekran gibi tasarlanmış. Ancak, durmuş olduğu farz edilen saat şeklindeki nesne, kimi zaman dış dünyayı, özellikle de kendilerini hiçbir şekilde görmediğimiz, ancak seslerini ya da daha doğrusu gürültülerini işittiğimiz üst komşuları ve yöneticiyi temsil eden bir aksesuar olarak da kullanılmış. Çokişlevli ve yaratıcı olduğunu söyleyebileceğimiz bu sahne üstü buluşa rağmen nedense bu aygıta yapılan işlevselliğin yükünün ağır geldiği hissediliyor, çünkü sahne üzerinde dikkat dağıtan bir çokodaklılığa neden oluyor.

"Mikado'nun Çöpleri”'nde göze çarpan bir diğer husus da metindeki “trajikomik” tona karşın bazen sadece komiğin ön plana çıkartılması. Bu da istemeden de olsa oyunun seyrini ve tonunu değiştir/ebil/iyor ama genelini etkileyecek kadar ölçüsüzlük içeren bir problem arz etmiyor. Oyunun sahneye taşınmasında başarılı olunan hususlardan biri ise Anday'ın metninde bir türlü açıklığa kavuş/a/mayan, oyun kişilerinin sürekli birbirlerinin konuşmalarını boşa çıkarttıkları ve yeni hikayeler uydurmalarına neden oldukları, sözüm ona aralarında yürüttükleri diyaloglarında -aslında çoğu zaman monologlarında-, izleyici/okuyucuda tutunacak dal bırakmaksızın sürekli kendisini inşa' eden ve yıkan özelliği ile müphemliğin,/tekinsizliğin sahne üzerinde kıvamında tutturulması. Bu tekinsizlik atmosferi zaten Melih Cevdet'in de her bir repliği ile yapıp/söktüğü/yapıp/söktüğü oyun metni tarafından da desteklenmektedir.

Anday metninin orijinalinde bulunan birtakım sosyal problemlerin ve bunlara getirilen eleştirilerin, noktası virgülü değiştirilmeksizin bugünün sorunları ile benzeşmenin ötesinde tıpatıp aynı olduğunu görmek, toplum olarak sürekli bir çözümsüzlük içinde olduğumuzu ve bunların trajik diyebileceğimiz bir biçimde katmerlendiğini gösteriyor diğer bir yandan. Oyunda, belki de yazıldığı zaman bugüne ne söyleyebileceği hiç hesaplanmamış olmasına rağmen bugünün politikalarına ve siyasi gündemine uygunluk gösteren o kadar çok kısım var ki insan hayret ediyor izlerken/okurken. Misal, özendirme tehlikesine karşın televizyonda gösterimi yasaklanan içki ve sigara, metindeki direktiflere uygun olarak sahnede oyun boyunca sürekli tüketiliyor. Aslında yazarın içki tüketimini oyun kişileri arasında geçen konuşmaların güvenilmezliğinin altını çizmek, bir tür “sarhoş lakırdısı” gibi algılanması sağlamak ve muğlaklık etkisini arttırmak için kullandığı bir taktik olduğunu bilmemize rağmen, bu durum aradan geçen otuz seneden sonra başka anlamları da karnında taşıyıveriyor. Yasakçı zihniyetlerin neden ilk olarak gözünü tiyatro perdesine ve sahnelerine çevirdiğini anlamak bu minvalde daha da berraklaşıyor. Sahnelemede en keyifli detaylardan biri; ” bir insanın en savunmasız ve gerçek olarak görülebildiği zaman çıplak ayaklı olduğu zamandır” sözünü desteklercesine, oyuncuların giderek birer karakter yarattıkları sahnede özellikle ikinci perdeyi yalınayak icra etmeleri.. Bir diğeri ise içkinin etkisi ile birbirleriyle şefkatle fiziksel temas kurmaya başladıkları ilk anlardan birinde Seyyan Hanım'ın “Suna” şarkısına kendilerinin de söyleyerek ve dans ederek eşlik ettikleri o sahne. Bu izleyici için, “hakiki” olduğu varsayılan nostaljik aşkları hatırlatması ve sanatın insanlar arasında köprü kurmakta en etkili ve dolaysız yollardan biri olduğunu göstermesi açısından hoş bir seçim olmuş. Gerçi Anday şarkı seçiminde bile işi şansa bırakmamış tabii. .Bu noktaya varana dek, ikili arasında pek çok merhale atlatıldığını, diyalog görünümlü monologların giderek çatışmaya, ardından da “gerçekten iletişim kurmaya yönelik ” bir diyaloga dönüştüğüne şahitlik ettiğimiz bir süreçten geçiyoruz. Sabah olana dek bu iki insan arasında yaşanan gerilimli saatler, içeride bir umudun ya da umutsuzluğun göstergesi gibi duran Sibel Bebek'in varlığı/yokluğu sayesinde daha da ilginç bir boyut kazanıyor. Hatta bu bebek biraz da tıpkı Sam Shepard'ın “Gömülü Çocuk” oyununda olduğu gibi kişilerin geçmişlerini, sırlarını ve üzerini örtmeye çalıştıklarını, yetmiyormuş gibi muğlak geleceklerini de imleyen bir bilinmez/sır olarak kalıyor. Erkek'in bütün gece bir kez bile ağlamamış olan bebekle ilgili Kadın'a sorduğu gibi: “Ölü mü yoksa bu bebek?, “Taş bebek mi?”. Bilmiyoruz. “Kadın çekip gider mi sabah olduğunda?”. Bilmiyoruz. “Bize anlatılanlar, sahnede gördüklerimiz gerçek miydi?”. Bilmiyoruz. “Peki çantadaki o silah patlar mı”? Bilmiyoruz. Anday, işte okuyucusunu ve izleyicisini böyle sorularla dolu çözümsüz bir zihin ve yürekle bırakıveriyor ortada.

Sonuç olarak, son derece dinamik diyebileceğimiz iki perdelik bir oyun gösteriminin ardından Ankara seyircisi yoğun alkışlarla kucaklıyor Esen ve Çınar'ı.. Tabii bu arada oyunda emeği geçen herkesi anmalı. Özellikle yazının görsel malzemesini sağlamakta bana yardımcı olan Ali Barışık'a nezaketinden ve yardımseverliğinden ötürü teşekkür borçlu olduğumu belirtmem lazım.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://impossiblecity.benimforum.org
 
BİR "BİZİM DENGEMİZİ BOZMAYINIZ" OYUNU : MİKADO'NUN ÇÖPLERİ
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» James Hawes (Yönetmen)
» !---Derdow---!
» Deep Freeze - Katil Noel Baba

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
impossible city :: Sinema & Tiyatro... :: Tiyatro...-
Buraya geçin: